Bütün ülkenin muhabbet kuşu beslediği karanlık dönem

1990'ların başından 1995'in sonuna kadar olan yaklaşık 5 yıla tekabül eden karanlık dönemdir.

Altının ucuz, yaşın küçük olduğu dönemlerdi. Çok altın gününe gittim. Çok ev gördüm. Çok unlu mamul tükettim. Susamın simidi tamamladığı gibi tamamlıyordu bu muhabbet kuşları, evleri. Her evin olmazsa olmazıydı. Hafif yüksek bir yere asılırdı rengarenk kafes. Hâlâ içindeki suyun nasıl döküldüğünü anlamadığım o suluk, yem için küçük bir yer, kuşun üzerine basabileceği ovâl çubuklar, bir kaç ilginç oyuncak (maddi durum iyi ise) tamamlardı o kafesi.

Günün en önemli kısmı olan kek ve böreklerin gelmesinden önce "bak bizimki omuzuma konuyor", "ay ay elimi ısırdı", "hadi konuş hadi konuş hadi konuş" gibileriden tiyatral bir gösteri sunulurdu misafirlere. Sonra da dertler anlatılırdı. Evin hanımı her dem şikayetçiydi; çok tüy döküyor bunlar, kirlettiler her yeri. Sonra bir bez çıktı ortaya. O sevmediğim kafesler, bu bezle yarısına kadar kaplanıp daha da katlanılmaz bir hâl alıyordu.


devamı...

Penceredeki hayat

Yumuk yumuk gözlerini, uyanmanın verdiği mutsuzluktan güne başlamanın verdiği sevince geçerken oluşan Mona Lisa gülümsemesi tamamlıyordu. Penceresinden dışarı bakıyordu; doğanın pudra şekerli bir merhabasıydı bu görünen. Kiremitlerin kırmızısı pastel bir hava katıyordu.

Çocuklara sinirlenmemekte de haksız değildi; kardan adam yapıyorlardı, kadını ötekileştirdiğinin farkında olmadan.

Ve bir çocuğun geçim umudunun sesi kulaklarında çınlıyordu; "simiiiiiit". Bu çocuklar çok alemdi. Tekrar çocuk olası gelmişti onun da.


devamı...

Patatesli yumurta

İlk olarak adını, salonda yaptığımız maçın bitiminde yorgun yüreklere serpilen "acıktık di mi? Patatesli yumurta yapalım mı?" manşetinde duydum ve yarım saat sonra karşımda gördüm seni; hızlıydın. Çatalın sana karşı bir hakaret olduğunu o an anlamıştım ve elimdeki ekmeği basmıştım bağrına; tatlıydın.

Oysa bardağa atılan çay kaşığının çıkardığı sesle uyandığım günler henüz çok yakındı bana. Her sabah farklı bir menü karşılardı beni ve her menü muazzam bir tada sahipti. Bunları hazırlamak için sanatçı olmak gerekirdi ve ne yazık ki o sanata veda vakti gelmişti. KYK beni beklemekteydi. Sanatçının elinden çıkan kahvaltı, yerini kuru bir tosta, içindeki peyniri bulana ödül verilen poğaçaya ve küçük bir reçele bırakmıştı. Tuzsuz, renksiz çorba ve sert pilav her akşam yüzüme bakıp gülüyordu pis pis. Sana ulaşmam gerekiyordu.


devamı...

İstatistik Dili ve Edebiyatı

Nasıl yüksek lisans yapmak için lisans diplomasına gerek varsa istatistik dersini alabilmek için de bu bölümün diplomasına gerek var arkadaş.

Pazartesi sendromunu bütün hücrelerimde hissettiğim bir iş gününde akşamı etmişim. Kafam karma karışık bir halde evime gidebilmek için merdiven çıkıyorum. Allah kahretsin! Yine balık yapmış 8 numara. Vicdansız kadın... Çok güzel kokuyor o.

Evime geliyorum. Dolabı açıp elime hazır pizzayı alıyorum. Gözlerimi kapatıp balık niyetine fırına veriyorum. 15 dakika sonra yemeğimin hazır olacağı gerçeği beni mutlu etmek için yetiyor ama masada gördüğüm notlar, o çocuksu sevinci...


devamı...

Kahvesini kendi getiren arkadaş

Bu hayatta hep ilginç şeyler beni gelip buldu. Misal; bir sınıfın kız sayısını artırmak için o sınıfa dahil oldum, yüzümdeki sakallara inat. İşten çıkmışım, kafa karma karışık, dersin başlaması için sınıfın dolmasını bekleyen bir hocaya bakıyorum. Başka bir hoca kafasını uzatıyor kapıdan; "arkadaşımızın kendi oluşturduğu bir marka hakkında sunumu var fakat ürün bayanlara yönelik ve sınıfta o arkadaştan başka bayan yok. Zamanınız varsa dinleyebilir misiniz?" diyor. Bütün sınıf hareket edince ben de hareket ediyorum.

Sunum başlıyor; memnun olmadığı bir işte çalışırken hobisi olan modaya yöneldiğini ve çok cüzi kârlar hedeflerken iyi para kazandığını, çok çalıştığını ama çok mutlu olduğunu, alt markalar oluşturmak için çalışmalarının bu hafta tamamlanacağını falan anlatıyor.


devamı...

Adı Orçun olan birisiyle tanışmak

Özlemişim arkadaşı, canım da fena sıkılıyor zaten. Arıyorum ve akşam buluşalım diyorum. Nihai amacım, içeceklerimizi yudumlarken "abi bizim fakültede kız mı vardı ki", "hacı, bıyıkları benimkinden çoktu ya", "hayır Tankut'un (iç mimar) sevgilisi olmayacak da benim mi sevgilim olacak" minvalinde muhabbet etmek.

"Tamam buluşalım" diyor ve sonra ekliyor; "benim kuzen de var; Orçun. Onunla geliriz". Ne de kolay söylüyor. Orçun diyor. Sanki dev bir kayayı yerinden söküp üzerime atıyor. Ah Ulan Rıza'ya selam gönderiyor. Zaman, bir anda Taksim - Osmanbey arası metro yolculuğu gibi yavaşlıyor. Sesler kesiliyor ve Orçun ismi kulaklarımda yankılanmaya başlıyor; Ooorçun, Orçuuuun.


devamı...

Fular takmadan kullanılamayan kelimeler

Bazı kelimeler vardır; gelişi güzel kullanamazsın. Güven, özveri ve tecrübe ister. Boğaza takılmış bir fular ister. Misal; kümülatif, konjonktürel, angajman.

Geçen Mahmutlarla batak oynuyoruz. "Bu liste kümülatif mi artıyor?" dedim, kahvenin bana en uzak olan adamı geldi kafama imame ile vura vura dışarı çıkardı beni. Tekrar içeri girdim. "Bu davranışınız yüzünden sizi esefle kınıyorum. Burada okey oynayacağınıza kitap okusanız, yeni uzmanlık alanlarında yoğunlaşsanız konjonktürel işsizliğe belki de çözüm olacaksınız" dedim. Üzerime doğru gelen ıstakaları sayamadım.


devamı...

Bağlama

Sesim güzel olsa hayatımın ne kadar güzel olacağını düşlüyorum o sıralar. Durduk yerde patlatırım bir şarkı duman ederim ortalığı diyorum. Beni dinlemeyenleri şarkılarımla etkilerim diyorum. Hiç olmadı kendimi etkilerim diyorum. Rüzgârlı bir yürüyüşte “acı acı sövdüm sonra yüzümü kırbaçlayan rüzgâra” desem, hıçkırıkların eşliğinde yollarını bulan gözyaşlarına bakıp usulca otursam sevdiceğin yanına “bu da geçer” desem, "o çocuksu korkuları yazamadım" desem, "zaman geçmekte, zaman gecikmekte, zaman üşümekte" desem hayat bir başka olucak ama yok. Söz uçar, yazı kalır, şarkı yayılır diyorum. Ama işte ses yok. Olmayınca olmuyor. Ses yoksa bari çalgı çengi olsun diyorum. Bağlama bana böyle bi sıcak bakıyor. Ben de ona tabi.


devamı...

Nane limon

Hastaydım, üşüyordum, yalnızdım. Öğrenciliğin verdiği açlığı, bütün hücrelerimde hissediyordum. Amaçsızca bilgisayar başında zaman öldürüyordum. Ben zamanı öldürüken komşudan gelen yemek kokusu da beni öldürüyordu. Hatta öldürmüyor resmen süründürüyordu. Her geçen dakikanın öcünü almak istercesine zaman ilerledikçe koku da bana yavaş yavaş yaklaşıyor olaya gerilim katıyordu.


devamı...

Buzdolabı

Seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım. Ya olum bak buzdolabı dediğin şeyin kapısını açarsın ve içinden yemeğini alırsın sonra artanı tekrar koyarsın ve sonra tekrar alırsın. Bu böyle gider. Doğanın kanunu budur. Yenisin, alışamadın diye hiç ses etmedim ama yıllar oldu sen bu görevini hiç üstlenmedin.

Geçen yan komşu Melahat Ablalara gittim. Havalar da birden soğudu, bu sene yaz hiç gelmedi, karşı komşu camları silmedi gibisinden muhabbet dönerken "açsındır sen şimdi" ile eylem başladı ve bu gözler bir dolaptan içli köfte çıktığına şahitlik etti. Öylece kalakaldım. Sonra içli köfteyi aldım elime ağzımda tuz hissettim. Hayır lan Melahat Abla tuzlu yapmamıştı köfteyi, gözyaşlarım ağzıma geldi. Resmen gördüğüm senaryo karşısında ağladım. Sonra sordu tabi "seninkinde ne var" diye. Konuşamadım. Konuyu değiştirdim. Sonra eve geldim açtım kapını büyük bir umutla, küflenmiş yoğurt uzattın bana.


devamı...
<< İlk    < Önceki    Sonraki >    Son >>